minidev
L.G.B.T.T YAZILARI
Pınar’la Kol Kola Dolaşmak İstiyorum-Sedar Soydan

Serdar Soydan
 
Bugün arkadaşım Pınar’la İstiklal Caddesi’nde binlerce gözün meraklı, alaycı, öfkeli, dışlayan, tacizkâr bakışı altında kol kola gezdik. Biraz vitrin baktık, biraz gündelik siyasetin dipsiz kuyularına girdik çıktık; meydana kadar söyleşe eğleşe geldik. Benim otobüse binip eve dönmem gerekiyordu. Pınar’sa işi gereği meydanda gezmeye devam edecekti gecenin kalanında. Otobüse binip eve gideceğimi söyleyince “Dur, seni otobüse kadar bırakayım,” dedi, sevecen. “Olur,” dedim. Yine kol kola otobüs duraklarına doğru ilerlerken, ışıklarda tam yanımızda duran delikanlıyı kestik birlikte. Allahı var güzel çocuktu. Ama Pınar kendi yaşıtlarını beğeniyormuş daha çok, yani kırklı yaşlardaki erkekleri… Işık yandı, delikanlının hemen arkasından karşıya geçtik. Otobüs durağına elli altmış adım kalmıştı ki, Pınar “İstersen ayrılalım burada, seninle otobüsün dibine kadar gelirsem bir arkadaşın, tanıdığın falan görür belki beni,” dedi.
 
O an, yüzünün o endişeli ve çekingen ifadesi ile bana bunu söylediğinde, binlerce şey birden aklıma üşüştü; kelimeler, düşünceler, resimler, anlar ve insanların içimden taştığını hissettim. Son günlerde sıkça yaşadığım bir aşırı yükleme durumuydu bu. Aslında çığlık çığlığa bağırmam gerekiyordu; ancak çığlık çığlığa bağırarak içimden yükselen onca sesi, onca duyguyu bastırabilirdim, hem avazım çıktığı kadar bağırırsam içimin zehrini de boşaltabilirdim, ama yapamadım.
 
İstiklal Caddesi’ndeki binlerce gözün meraklı, alaycı, öfkeli, dışlayan, tacizkâr bakışını ya da Pınar’ın “İstersen ayrılalım burada, seninle otobüsün dibine kadar gelirsem bir arkadaşın, tanıdığın falan görür belki beni,” deyişini anlamlandıracak olan, Pınar’ın bir travesti oluşu. Bu küçük ayrıntı olmaksızın bu iki durum tamamen anlamsız, yersiz kalacaktır. Kaldı ki çoğunuz için bazı şeyler hala anlamsız ve bazı taşlar hala yerine oturmamış gibi görünüyor olabilir. Hayatı boyunca bir bakışla ya da bir tekmeyle ya da bir kelime, bir gülüş, belki de bir dokunuş ile dışlandığını hissetmeyenlerin bunu anlaması kolay olmayacaktır sanırım. Ben yine de hiçbir şekilde kendini “öteki” olarak tanımlamamış, bunun acısını duymamış olanlarınızın da bu durumu anlayacağını ya da en saf inancımla anlamaya çabalayacağını umuyorum. Bu yazıyı da bu umutla yazıyorum zaten.
 
Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler. Sanırım bunun psikolojik bir karşılığı da var. İnsan tekrar ede ede inanmaya başlıyor söylediği şeyin gerçekliğine, bu inanç o şeyi gerçekleştirme azmi, gücü de veriyor bir süre sonra. Tabii bu işin sadece bir yanı, olumlu tarafı… Bu kırk kere söylemenin çok kötü etkileri de olabiliyor insanlar üzerinde. Başkaları size dair bir şey hakkında söyleşmeye başlarsa ve bu söyleşmeler kırkla çarpılırsa… Kendimden biliyorum. Her ne kadar o kırk kere söylenen şeyin tersinin doğruluğuna da inansam, bir süre sonra şüphelenmeye, o şeyin doğruluk payını sorgulamaya başlıyorum. Kendime olan güvenim azalıyor. İçime kapanıyorum. Hele bir kişi de değil, birçok kişi söylüyorsa benim doğru bildiğim şeyin yanlış olduğunu, durmadan iddia ediyorlarsa bunu farklı ya da birbirinin aynı şekilde… Sınırlar, çizgiler, doğrular belirsizleşiyor.
 
Bu şehirde, bu ülkede, bu dünyada pek çok kişi eşcinselliğin kötü bir şey olduğunu düşünüyor. Kendilerine dair düşünecek hiçbir şeyleri yokmuşçasına, başkaları hakkında, başkalarının cinsel yönelimleri hakkında ahkâm kesmeyi hak görüyorlar rahatlıkla. Çoğunluğun bir parçası olarak çok basit, çok doğal bir iş bu onlar için. Kelimeler, kelimeler, kelimeler… Kelimelerle de kalmıyor çoğu zaman. Kösnümüş dinin ve çürümüş ahlakın çağ dışı söylemlerini esas alan önyargılı düşüncelerini eyleme döküp kendilerine hiçbir zararı olmayan eşcinsel bireylerin en temel haklarını çiğniyor, özgürlüklerini ellerinden alıyor, canlarını yakıyorlar. Bu şiddet inanılmaz boyutlara varıyor bazen. Öldürülenler, sokak ortasında, göz göre göre, acımasızca… Sorsanız bu olan bitene taraftar değildir belki çoğu, sorsanız yanlış da buldukları oluyordur eşcinsel bireylerin öldürülmesini. Hiçbir kar tanesine düşen çığın yaktığı canların hesabını soramazsınız nasıl olsa. Ama yine de kar tanelerinden oluştuğunu bilirsiniz çığın. Küçümseyen, alaycı, öfkeli, dışlayan bir bakışın tokada, o tokadın tekmeye, tekmenin de kurşuna, ölüme dönüşmesi bir an meselesidir…
 
Kendimden nefret ediyorum yıllardır. Binlerce insan benim iğrenç, kokuşmuş, ahlaksız, günahkâr, pislik, adi, ucuz, hasta, zavallı, ucube olduğumu söyleyip duruyor. Yüzüme söylüyorlar bunu utanmadan. Babam televizyon izliyor. Tarkan’ı çıkınca kanal değiştiriyor hemen. Değiştirirken ahlaksız diye fısıldıyor yılan sesiyle. Ben bir ahlaksızım. Kaset almak için bir dükkâna giriyorum. Küçük bir kız Zeki Müren’in resmini görüyor. Sürmeli gözler, cilalı tırnaklar, pullu elbise… Annesine soruyor; anne bu kadın mı, erkek mi? Annesi, ucube diyor. Ben bir ucubeyim. Bir arkadaşıma söylüyorum eşcinsel olduğumu, birinin beni anlamasına bunun kötü olmadığını söylemesine ihtiyacım var. Bana tedavi olman gerek, sen bir hastasın diyor. Ben bir hastayım. Kaçmak istiyorum. Ama nereye? Hiçbir yere! O hiç büyümeyen, o kurallarını kendi koyan, bildiğince, canının çektiğince yaşayan Peter Pan olmak istiyorum. Koşmaya başlıyorum sokaklarda. Ağlıyorum bir yandan da. Parklarda, gözden ırak, salıncakta sallanarak…
 
Öz değer düşüklüğü… Kendinizi değersiz görmeniz, nefret etmeniz kendinizden, aşağılık bulmanız… Neden? Bunu bana değil, kendinize sorun hem. Ben sadece arkadaşım Pınar’la kol kola gezmek, vitrinlere bakmak, biraz gündelik siyasetin dipsiz kuyularına girip çıkmak; meydana kadar söyleşe eğleşe… Bakılmadan, bakışlarla taciz edilmeden, kelimelerle… Dayak yemekten korkmadan… Sonra otobüse binmek… El âlem, eş dost ne der diye düşünmeden… Ben sadece ben olmak, ben sadece ben olduğum için ve eşcinsel olduğum için de kendimden nefret etmemek, kendimi sevmek istiyom
Serdar Soydan
 
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

YAZARIN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!