minidev
AB YOLUNDA
Türk-İspanyol stratejik ortaklığına doğru-Akın Özçer

Akın Özçer
 
Türkiye ile İspanya’nın ortak girişimi olan Medeniyetler İttifakı’nın ilk forumu, 15-16 Ocak 2008 tarihlerinde, Madrid’de yapılıyor. Forumun açılışını İspanya Başbakanı José Luis Rodriguez Zapatero ile birlikte yapacak olan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, şu sıralarda Madrid’de bulunuyor. Erdoğan’ın bu vesileyle Madrid’de ikili temaslarda da bulunmakta olduğu biliniyor.
Medeniyetler İttifakı ortak girişimi, hiç kuşku yok ki, iki ülkenin son 10-15 yıl içinde her alanda giderek gelişen ilişkileri içinde önemli bir aşama. Ancak bu İttifak, yazının başlığını taşıyan stratejik ortaklığın temelini oluşturmuyor. Çünkü Medeniyetler İttifakı, ana muhalefet partisi “PP” başta olmak üzere, İspanya içinde bazı çevrelerce eleştirilen bir girişim. Bu eleştirilerde haklılık payı da var. Örneğin ana muhalefet yanlısı ABC gazetesinin 13 Ocak tarihli baş yazısında,  İslam devletlerinin demokratik nitelik taşımamalarından ötürü, İspanya gibi bir ülkeye, “Medeniyetler” değil  bir “Demokrasi” İttifakı’na önderlik etmesinin  daha çok yakışacağı savunuluyor. Bu nedenle, Medeniyetler ittifakı girişimini, Türkiye ile İspanya arasında oluşturulmasında kanımca yarar olan stratejik ortaklığa giden yolda belki sadece bir kenar taşı olarak görmek daha doğru olur. Asıl önemli olan, kuşkusuz, ikili ilişkilere stratejik bir vizyon kazandırabilmek.
TÜRK-İSPANYOL İLİŞKİLERİNİN HIZLI GELİŞİMİ
Türk-İspanyol ilişkileri, uzun yıllar boyu, “mükemmel” olarak nitelendirilmiş olmakla birlikte, aslında bir “ilişkisizliği” yansıtan durağan bir düzeyde seyretmiştir. Çünkü “mükemmel” sıfatı “iki ülke arasında hiçbir sorun bulunmaması” gibi yüzeysel bir gerekçeye dayandırılmıştır. İkili ilişkiler konusunda diplomatik misyonlarca hazırlanan konuşma notları hep böyle bir cümleyle başlamış ve aralıklı olarak gerçekleştirilen karşılıklı ziyaretlerde, ilişkilerin mükemmel niteliğinin devlet yetkililerince vurgulanmasına önem atfedilmiştir. Ardından gelen klişeleşmiş bir başka cümleyle, bu ilişkilerin başta siyasal, ekonomik ve kültürel olmak üzere her alanda daha da geliştirilmesi ve sıkılaştırılması arzusu dile getirilmiştir.
Türk-İspanyol ilişkileri, 90’lı yıllardan bu yana, karşılıklı üst düzey ziyaretlerdeki artışa koşut olarak, her alanda ve giderek artan bir süratle gelişiyor. Bugün Türkiye, BM çatısı altında yürütülen Medeniyetler İttifakı gibi siyasal bir projeye İspanya ile birlikte önderlik ediyor. İspanya’nın AB ülkeleri dışında ticaret hacminin en geniş olduğu üçüncü ülke (ABD ve Meksika’ dan sonra) konumuna geliyor. Kültürel ilişkiler de, özellikle Cervantes Enstitüsü İstanbul’da faaliyete geçtikten sonra büyük bir ivme kazanıyor.
 İlişkilerdeki bu hızlı gelişimde,  hiç kuşku yok ki, AB üyelik sürecini çok sıkıntılı geçirmiş olan bu ülkenin, Türkiye’nin AB sürecinde yaşadığı sorunları anlayışla karşılamasının rolü var. Franco diktatörlüğünü dünyada eşi görülmemiş kademeli bir demokratikleşme süreciyle aşan İspanya, her şeye karşın, gerçekleştirdiği bu demokrasi evriminin, başta komşusu Fransa olmak üzere Avrupa’da yeterince değerlendirilememesinin ve toplumların ön yargılarının kolay kolay kırılamamasının sıkıntısını çok çekmiş bir ülke. Tam demokrasiye geçtiği 1982 Ekiminden sonra dahi ayrılıkçı terör örgütüyle mücadelesinde Fransa’dan beklediği dayanışma ve desteği bir süre görememiş, bunun verdiği biraz düş kırıklığı, biraz hiddetle, bu mücadelesinde demokrasi dışındaki önlemlere sapmış, ancak AB üyeliğinin elinden kaymakta olduğunu zamanında fark ederek hatalarını düzeltmeyi bilmiş. Nihayet dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ın ağırlığıyla AB üyesi olmayı başarmış.
Bu nedenlerle, Türkiye’nin İspanya’da “demokrasiye geçiş” dönemini ve AB’ne üyelik sürecini yakından incelemesi, İspanya’nın bu süreçteki zengin deneyimini dikkatle dinlemesi ve bu deneyimin terörle mücadeleden demokratik anayasa sürecine, AB kriterlerine uyumdan, başta Fransa olmak üzere üye ülkelerle ilişkiler boyutuna kadar her alanından yararlanması gerekir. Türk siyasetçilerin bunu bugüne kadar yapmış olduklarını söylemek güç. Hatta bir dönem bunun tam tersi bir yaklaşımla, İspanya’nın özellikle demokrasi alanında yaptığı reformlar Ankara’da görmezden gelinerek, sanki AB İspanya’ya karşı hiç yoktan olumlu yaklaşıyormuş, Türkiye’ ye ise haksızlık yapıyormuş gibi söylemler geliştirilmiştir. Önceki hükümetler böyle bir politika izlemiştir. Bugün özellikle ana muhalefet partisi içinde aynı yaklaşımı dillendirenler görülüyor. Eğer AB, İspanya’ya farklı davranıyorsa, elbette eksiksiz bir demokratik anayasaya sahip olmasından, kan dökmemiş ETA yönetici ve militanlarına kesin silah bırakma karşılığı yasal siyaset hakkı tanınmasını öngören demokratik bir terörle mücadele politikası bulunmasındandır. Terör ile ayrılıkçı politikaları savunmak arasında hiçbir fark göz etmeyen, ifade ve örgütlenme özgürlüğü alanındaki kriterlere uymayan, terörle mücadeleyi teröristlerle mücadele olarak görmekte israr eden bir Türkiye’nin Avrupa Parlamenterlerinin neden Bilbao’ya değil de Diyarbakır’a gelmek istediklerini sorgulamaya hakkı olmasa gerek.
İspanya’nın Türkiye’nin AB sürecine hükümeti ve ana muhalefetiyle verdiği destek, elbette Türkiye’nin üyelik kriterlerini yerine getirmeme olasılığını içermiyor. Madrid’in desteği, ilkeli bir tutumun ifadesi. Üyelik kriterlerini, “ama benim özel koşullarım var”diyerek bugüne kadar ısrarla yerine getirmekten kaçınan değil, her üye ülke gibi tümüyle karşılayan bir Türkiye’nin, coğrafi ve kültürel gerekçelerle, AB süreci dışında bırakılmak istenmesine tepki gösteriyor. Bütün bunlar ikili temaslarda nazik biçimde dile getiriliyor. Çünkü İspanyol kamuoyunda eksiksiz bir demokrasi olamamasından ötürü Türkiye’nin AB üyeliğine karşı olanlar giderek artıyor. Bu eğilimin ilerde parti politikalarına yansıyabileceğini hesaba katmakta yarar var. Dolayısıyla, Madrid-Ankara ekseninin stratejik bir nitelik kazanabilmesinin temel koşulunun Türkiye’nin biran önce Avrupa kriterlerine uyum sağlaması olduğunun altını bu vesileyle bir kez daha çizmek gerekiyor.
STRATEJİK ORTAKLIĞIN TEMELİ
Madrid, AB üyesi olmasından bu yana, dış politikasını üç temel eksende geliştiriyor. Temel eksen Madrid-Brüksel hattı. İspanya, her şeyden önce, Avrupalı bir ülke ve Birliğin büyük ülkelerinin arasında yer alıyor. Madrid, bir AB üyesi olarak, Brüksel’le Akdeniz ve kültürel bağları bulunan Latin Amerika ülkeleri arasında bir köprü işlevi üstleniyor. Dolayısıyla Akdeniz ve Latin Amerika ülkeleriyle yakın ilişkiler dış politikasının diğer iki ayağını oluşturuyor.
AB üyesi olacak bir Türkiye de, “Avrupalı” niteliğini ön plana çıkarmak kaydıyla, Brüksel’le Akdeniz ve kültürel bağları bulunan Orta Asya ülkeleri arasında köprü işlevi üstlenebilir. Böyle bir Türkiye, genelde AB ama özelde AB’nin Akdeniz ülkeleri için önemi yadsınamayacak kadar büyük bir katkı sağlayabilecektir. Konunun bu veçhesine Türk-İspanyol ilişkileri açısından bakıldığında, Türkiye’nin İspanya için Orta Asya Cumhuriyetlerine, İspanya’nın da Türkiye için Latin Amerika ülkelerine açılım fırsatı yaratacaklarını görmemek mümkün değil. AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, EFE Haber ajansıyla birkaç gün önce yaptığı söyleşide, bu olanaklardan söz ediyor. Ardından,  Başbakanın bu yıl Latin Amerika ülkeleri ziyareti olacağını, bu konuda en azından İspanyol tarafının katkısının isteneceğini açıklıyor.
İspanya ile stratejik bir ortaklık kurulması düşüncesi kamuoyu açısından, oldukça yeni, hatta belki biraz abartılı görülebilir. Aslında,  AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış da, EFE’ye yaptığı söz konusu açıklamalarda, bu kavramı kullanmış değil. Ancak ilişkilerin zengin içeriği somutlaştırılabildiği takdirde,  Türk-İspanyol ilişkilerinin “stratejik” bir nitelik kazanmaması için ortada bir neden yok.
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

YAZARIN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)


AB YOLUNDA
(Arşiv Linkleri)


AB YOLUNDA

AB EDİTÖRÜNDEN

AB MÜKTESEBATI

LİNKLER

AVRUPA KOMİSYONU ANKARA TEMSİLCİLİĞİ

AB'NİN FAALİYETLERİ

AB-ARŞİV


BU SAYFAYI TAVSİYE ET!