minidev
DİKKAT ÇEKENLER
Başbakan ve general-Ahmet Altan

Aktütün karakolunu basmaya gelenleri, “insansız uçaklar” daha 120 kilometre öteden saptayıp kaydediyor.

Sonra adım adım izliyor.

Karakola yaklaşıyorlar... Yirmi kilometre kala, çevreden gelecek yardımı önlemek için tepelere mayın döşüyorlar... Sonra karakola doğru yola devam ediyorlar.

İstihbarat raporları bir baskının olacağını bildiriyor.

Hiçbir tedbir alınmıyor.

Karakol basılıyor.

17 genç asker ölüyor orada.

Biz “insansız uçağın” çektiği görüntüleri ve istihbarat raporlarını yayınlıyoruz.

Genelkurmay Başkanı, gerçeklerin açıklanmasını önlemek için tehditkâr bir konuşma yapıyor.

Arkasından Askerî Mahkeme, Aktütün yayınlarını yasaklayan bir karar alıyor ve bu karara “sadece Genelkurmay’ın bu konuda konuşabileceğini” ekliyor.

Askerî hukuk bu işte.

Herkes susacak, sadece Genelkurmay konuşacak” diyen bir karar herhalde hukuk tarihine geçecek.

Genelkurmay, bu “ayrıcalıktan” yararlanarak bizi “yalanlamaya” çalışan açıklamalar yapıyor.

“Paşasının gazetecileri” bu açıklamaları ekranlarına ve sayfalarına taşıyor.

Ama her zaman olduğu gibi gene bir sorun var.

Genelkurmay bizi yalanlamıyor, “yalanlıyorum” diyerek doğruluyor.

Bugün bizim sayfalarımızda okuyacaksınız.

“Görüntülerden biri Aktütün’den 120 kilometre uzakta çekilmiş,” diyor.

Biz de zaten öyle demişiz.

Görüntünün altına mesafeyi yazmışız.

Yayınladığımız diğer görüntülerin altında da mesafeleri yazıyor.

Bizim söylediklerimizi aynen tekrarlamak nasıl bir “yalanlama” Allah aşkına?

Bu, adam kandırmaktan başka nedir?

Uzun bir takibin görüntülerini verdik.

Genelkurmay, o görüntülerin mesafelerini değil, o kadar uzaktan gelen bir gücün, üstelik çok da önceden saptanmasına rağmen o karakolu nasıl bastığını açıklamak zorunda.

O çocuklar niye öldü, bunu açıklamak zorunda.

“Bu görüntü bir kilometre değil, yirmi kilometre uzak” deyince, karakolun nasıl bu kadar rahat basıldığını açıklamış mı oluyor?

Hayır... Hiçbir şey açıklamış olmuyor.

Hiçbir şeyi de yalanlamış olmuyor.

Aksine hepsini doğruluyor.

Niye yapıyor bunu?

Çünkü gerçekleri açıklamak istemiyor, tartışmayı başka bir mecraya çekmek ve yandaş medyasıyla konuyu saptırmak istiyor.

Bunu yapamaz.

O görüntüler gerçek, altlarında yazan mesafeler gerçek, istihbarat raporu gerçek.

Bunu Genelkurmay da biliyor... Onun için zaten önce kendisi bir açıklama yapmıyor, akılları karıştırmak için medyadaki tetikçilerini kullanıyor.

Bunlardan bir sonuç alamazlar.

O korkunç sorular ortada duruyor.

“O on yedi çocuk niye öldü?”

“Onları niye korumadınız?”

“Onları niye uyarmadınız?”

“O karakolu niye önceden boşaltmadınız?”

Bunların tartışılmasını istiyoruz çünkü başka çocukların ölmesini istemiyoruz.

Ayrıca bu savaşın uzamasının Türküyle Kürdüyle yüzlerce, binlerce çocuğun gereksiz ölümlerine yol açtığının anlaşılmasını istiyoruz.

Savaşın, kanın, acının bitmesini istiyoruz.

Biz, Genelkurmay’ın tehditleriyle, askerî mahkemelerin yasaklamalarıyla ve “tutuklarız, avukatlarınız da belge bile isteyemez” türündeki uyarılarıyla boğuşarak gerçekleri açıklamaya uğraşırken ne oluyor?

O çocukların ölümünün hesabını sorması, bu savaşı bitirecek adımlar atması gereken Başbakan, tehditkâr generallerin yanına geçip gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemeye uğraşıyor.

Halkının, o halkın çocuklarının değil, generallerin başbakanı olmaya soyunuyor.

O başbakan için ne acıklı bir durum.

Avrupa Birliği’ne üye olmak için adımlar atmış, uyum yasaları çıkartmış, 27 Nisan muhtırası karşısında dimdik durmuş bir adam şimdi iki büklüm.

Kendi yandaşlarını, kendi seçmenlerini utandırıyor.

Mümkün olsaydı da gelen binlerce maili okuyabilseydi, onun konuşmalarıyla içi acıyan dindarların, hayal kırıklığına uğrayan AKP’lilerin, onu “AB’yi isteyen tek politikacı olduğu için destekleyen” solcuların tepkilerinin farkına varabilseydi.

Dün “general ağzıyla” bizim gazeteye saldıran, “siz kimin medyasısınız” diyebilecek kadar kendini kaybeden başbakan, “hataların” üstüne gidilmesin istiyor.

Manşetimizde de söyledik, “hata” dediği, on yedi insanın hayatını kaybetmesi.

O çocukların hesabını sormayacak, başka çocukların ölmesini engellemeyecek de ne yapacak bir başbakan?

“Halkın başbakanıyım” demek yetmiyor, halkını korumadan, halkını tehdit edenlerin yanına yanaşarak, onların tehditlerine ortak olarak “halkın başbakanı” olamıyor insan.

Bu gerçeği ona hayat anlatacak.

Bırakın başbakanlar, genelkurmay başkanları, askerî mahkemeler tehditler savursunlar... Biz gerçeklerin peşini bırakmayacağız.

Bedeli çok mu ağır?

Hüseyin Cahit’in İstiklal Mahkemesi’nde söylediğini biraz değiştirerek söylersek, “böyle başbakan olmaktansa, bedel ödemek evladır.”

Biz onu da öderiz.

 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!