minidev
DİKKAT ÇEKENLER
Çocukları vuranlar da aklanır
Hepimiz birer kirli heykel olarak kalakalacağız yürüdüğümüz şehrin caddelerinde. Üstümüze yağan yağmurun, yüzümüzü şarkısıyla bölen rüzgarın, dalgalarla dile gelen denizin, toprağa çalan her yaprağın duruşunda artık anlamsız kalacağız. Artık eskisi kadar namuslu değiliz. Her okullu çocuk, bizim ne kadar duyarsız olduğumuzu anımsatıp duracak.
 
Çocukları Vuranlar da Aklanır
 
Hiçbirimizin uykusu helal değildir artık. Artık hiçbirimiz ortalıklarda dolanıp insanlık adına nutuklar atıp tutmayalım. Sevgililerimizin sımsıcak ellerini tutmaya hakkımız yok. Bu ülkede kadınlar haramdır erkeklere. Erkekler koca bir yalandır artık kadınlara. Varsa çocuğumuzu sevmeyelim. Okula giden kardeşlerimizin derslerini sormayalım. Başlarını okşamayalım, kendimizi kandırırız. Sonra, sokakta gördüğümüz önlüklü çocuklara sırtımızı dönelim. Masum gözlerine bakmasın artık kirli gözlerimiz. Fark etmesinler diye utancımızı, kaçıralım bakışlarımızı onlardan. Otobüslerde çocuklu annelere asla yer vermeyelim. Bir annemiz, bir babamız olduğunu unutalım. Hele o çocuğun annesini, babasını hiç anımsamayalım. Bu andan itibaren her şefkat gösterimiz, her sevgi sözümüz, her iyiliğimiz, her gülümseyişimiz, her dokunuşumuz sahtedir, yalandır, alaydır, utançtır! Kapkaranlıklarla yarışan yaralı vicdanımızı gömüp kendimizle baş başa kaldığımızda da, “nasıl bir yaradır bu, nasıl bir ülkede yaşıyorum” diye de sitem etmeyelim. Artık, buna hiç mi hiç hakkımız yok! Artık çok geç sızlamak, ağlamak için. O, 12 yaşındaki o çocuk, o soğuk mahkeme koridorlarında, o bir zamanlar çocuk olmuş büyük adamların; okumuş, yutmuş beyinlerin kalemleriyle bir daha öldürüldü. Terlikleriyle, boyundan büyük otomatik silahlarla kurşuna dizildiği ilk infaz akşamında belki yanında değildik. Ama şimdi, hepimiz, utanç abidesine dönen varlığımızla tanığıyız bu ikinci ölümün. İnsan bir değil, defalarca katil olabilir. Biz ilkini kaçırdık, bizim dışımızda, bize katil yaftasını hoş görenler, şimdi gözlerimizin içine baka baka bunu bir kıyafete dönüştürdüler üstümüzden. Üstümüzde bir çocuğun kanını taşıyan elbiselerimizle benzerlerimize caka atmaya doya doya hakkımız var artık. Artık özgür katilleriz hepimiz! Artık hepimiz birer kirli heykel olarak kalakalacağız yürüdüğümüz şehrin caddelerinde. Anlamsız kalacağız. Üstümüze yağan yağmurun, yüzümüzü şarkısıyla bölen rüzgarın, dalgalarla dile gelen denizin, toprağa çalan her yaprağın duruşunda artık anlamsız ve sıradan kalacağız. Artık eskisi kadar namuslu değiliz. Her okullu çocuk, daha doğrusu onunla yaşıt okullu çocuklar bizim ne kadar duyarsız olduğumuzu anımsatıp duracak. Taşlardan bile duygusuz robotlarız artık iş masalarında. Paraya ve kariyere tapan ruhumuz, artık başkalarının örtüsüz kararlarında bir oyuncağa dönüşmüştür. Yüzleri soğuk, damarlarında kan akmayan, yürekleri çarpmayan, gözleri bakmayan, kulakları duymayan, tenleri hissetmeyen duygusuz birer heykeliz hepimiz. Hepimiz, o çocuktan geriye kalan kurşunlara hedef olamamanın utancıyla bir daha ne gökyüzüne, ne de güneşe bakabileceğiz insanlık gururuyla. Zira kimse artık ben insanım demesin! Ondan geriye kalan kurşunlar kalbimizin en orta yerine saplanmıştır. İz bırakmadan, yara açmadan… Bu, her gün öldürüleceğimizin, her gün öleceğimizin imzasıdır. Bunu bir yere not edelim. Büyük bulvarlarımızı, dans ettiğimiz meydanlarımızı, yalan dünyamızın, mahkeme katiplerinin parmaklarından fışkıran yalancı cümleleri ile kuralım. Evet, artık hepimiz birer sahtekar, birer yalancıyız…    
 
12 yaşında 13 kurşundu Uğur
 
Uğur’du adı. Hatırlarsınız, Kızıltepeli 12 yaşındaki Uğur Kaymaz. 21 Kasım 2004 akşamı küçücük bedenine 13 kurşun sıkılan önlüklü çocuk Uğur… O akşam, yemekten sonra sobayla ısınan evlerinde ders çalışıyordu 5-C sınıfı öğrencisi Uğur. Birazdan uzun yola çıkacak babası annesine bir şeyler fısıldıyordu. Uğur’un avuçlarına aldığı kalemiyle eğildiği defteri o anki tek dünyasıydı. Günlerden Pazar’dı. Aylardan Kasım. Sonraki gün okul sırasında olacaktı. O bunları düşünürken babasının adını anan sesiyle kalemini defterinin arasına bırakmıştı. Soluğu hemen babasının yanında aldı. Babasının yola çıkma zamanı gelmişti. İlk gördüğü terlikleri ayağına geçirdi ve o soğuk kasım akşamında babasının kamyona taşımasını istediği eşyaları bir bir sokağa götürdü. Babasıyla birlikte sokağa çıktıklarında birden kurşun yağmuruna tutuldular. Akşam da insanlık da kopkoyu bir karanlığa teslim olmuştu. Baba-oğul oracıkta öldürülmüştü. Onları öldürenlere göre, baba-oğul teröristi.
 
Güvenliğimizi sağlayan emniyet yetkilileri bal gibi nasıl bir cinayeti işlediklerini olay yerine geldiklerinde anlamışlardı. Öldürdükleri adam yoksul bir şofördü. Yanı başında, ayağındaki terlikleriyle yerde yatan çocuk ise şoför Ahmet’in oğlu 12 yaşındaki Uğur’du. Katilleri utanmadan Uğur’un yanına boyundan büyük bir de silah bıraktılar. Kayıtlara, “iki terörist silahlarıyla birlikte ölü ele geçirildi” sözü akşamdan döşenmişti olay mahalline.
 
Sonraki gün ve günlerde ilçenin her yerinde bir öfke vardı. Uğur’un okullu, önlüklü arkadaşları büyükleriyle birlikte cinayeti protesto ediyorlardı. Cinayeti işleyenlerin meslektaşlarına düşen ise bu çocukları da coplamaktı. Sonra dava açıldı. Güvenlik ya da güvensizlik nedeniyle dava Eskişehir’e alındığında bu topraklarda bildik bir oyunun yeniden sahnelendiğini düşünmüştük. Tıpkı Trabzon’a alınan Gazi, Afyon’a nakledilen Göktepe ve nice yargısız infaz davasında olduğu gibi. Yine de umutla, ama endişeyle bekledik. 18 Nisan 2007 günü verilen karar endişelerimizin yersiz olmadığını, umutlarımız anlamsız olduğunu ispatlar gibiydi.
 
Yeni TCK'ya göre en son müdahil tarafın savunma yapması gerekirken davada bu kurala uyulmamıştı. Sanık avukatı Füsun Tünçok'un 'Sabahtan beri vekillerin safsatalarını dinliyoruz, şimdi de zincirleme iftiralarını sıralıyorlar' sözleri mahkeme başkanınca tutanağa geçirilmemişti. Davanın müdahil avukatı Tahir Elçi sanık savunmalarından sonra tekrar söz hakkı istediğinde başkan başını çevirip duymazlıktan gelmiş, sanıklara son sözlerini sormuş ve hızla 'Dışarı çıkın karar veriyoruz' diyerek duruşmayı bitirmişti.
 
Katiller böylece beraat ettiler. Hepimizin tanıklığında baba Ahmet Kaymaz ile oğul Uğur Kaymaz bir kez daha katledildiler… Huzurdan çekilen ise artık insanlıktı… Gözlerimizi yere çaldık. Çünkü çizilmekten bir fahişeye dönen vicdanlarımız bir kez daha tecavüze uğramıştı. Bir kez daha katledilmişti çocukluğumuz ve çocuklarımız. Doğacak bebelerimizi şimdiden kanla emziriyorduk. İçimizi yumrukluyorduk. Nafile!
 
Şimdi eskimiş bir sandıkta sakladığımız, çürümeye yüz tutmuş defterlere adlarını yazıyoruz onların. Hayatımızdaki her şeye karar veren çocukluğumuz yok artık. Zira utancımızla artık hiçbir şeye karar verecek yüzümüz kalmadı. Baudelaire, dehayı açıklarken yalan söylüyordu, iradeyle yeniden elde edilen çocukluk değildi. Katiller vardı artık belleğimizin en baş köşesinde. Yetişkin katiller, bir öncekileri, kendileri ya da başkaları ne yapmışsa onu yaptılar. Emredileni şuurla yerine getirdiler. Kendilerine miras kalan bu eylemde ırmakları kusmuklarıyla boğacaklarını sandılar. Okullu masum çocuklar ise, bir önceki sefer, vasiyet diye bir şey bilmeden, her şeye ilk defa başlıyormuş gibi koyulmuşlardı zaten hayata. O güzelim ırmaklarda yüzüyorlardı neşeyle. Ardından yönlerini bulmak için girdikleri sokaklarda, caddelerde; yepyeni, tertemiz, ayak basılmamış bir toprak gibi; kuralları, yasaları, engelleri, sınırları, sınıfları, duvarları olmayan, sonsuz vaatlerle örülü bir dünyaya açıldılar. O çocuklar gittiğinde, arkalarında kalan biz büyükler yetim kaldık. Onlar saf ve kirlenmemiş masumiyetleriyle, büyüklerinden arta kalan bedeli kanla ödeyip yaşlarına bile doymadan gittiler. Bizlerse, kirle boy vermiş bir utançla hala koynundayız hayatın… “Ne acı” bile demeye varmazken dillerimiz…
Faruk Arhan
 
BU BÖLÜMÜN DİĞER YAZILARI

(Kasım 2007 öncesi)
 


(Kasım 2007 öncesi)



BU SAYFAYI TAVSİYE ET!